Albert Einstein’in Mustafa Kemal Atatürk’e yazdığı mektup

İnternette “Albert Einstein’in Mustafa Kemal Atatürk’e yazdığı mektup” başlığı altında yayınlanmış, kaynakların doğru araştırılmaması nedeni ile verilmiş pek çok eksik ve yanlış bilgi bulunmakta. ilgincbirbilgi.com olarak bizde bu konuyu merak ettik ve Albert Einstein’in Mustafa Kemal Atatürk’e bir mektup yazıp yazmadığını, eğer yazdıysa mektubun içeriğinin ne olduğu hakkında bir araştırma yaptık. Yerli ve yabancı çeşitli kaynaklardan edindiğimiz, mektup hakkındaki enteresan bilgiler ise şu şekilde ;

O dönemde, Almanya’da iktidara gelen Hitler, kendisine karşı olan pek çok bilim adamını görevden alarak onlara zor günler yaşatmaktaydı. Bunun sonucu olarak da bir çok bilim adamı ülkeyi terketmek zorunda kalıyordu. İşte bu ünlü mektubun yazılış hikayesi tam da burada başlıyordu.

O tarihlerde, İstanbuldaDarülfünun” adıyla kurulmuş, ve Fransız modelinden esinlenerek oluşturulmuş bir üniversite vardır. Diğer yandan sayıları 300-400 civarında tahmin edilen medrese ile, askeriyeye ait 4 yüksek okul ve nihayet (şimdiki adı ile Mimar Sinan Üniversitesi) Sınai-i Nefise mektebi. Sınai-i Nefise mektebi güzel sanatlar alanında eğitim vermektedir, Darülfünun da ise klasik bir üniversitenin hemen hemen bütün bölümleri mevcuttur. Ancak Darülfünun üzerinde ciddi bir kontrol mekanizması’nın (özellikle din adamları tarafından) olduğu da biliniyor.

Nitekim Darülfunun yaşamı boyunca 10 defa kapatılır. Sonuncu kapatılması, tıp fakültesinde canlı kediler üzerinde deney yapıldığı yolunda bir ihbar üzerine gerçekleşir ve Darülfünun tam bir yıl boyunca kapalı kalır.

Atatürk bütün bunları biliyor, izliyor ve yakınındaki kişilerle de sık sık tartışıyordur. Atatürk’ün bilime, eğitime ve bilim adamına verdiği değerin örneklerini pek çok sohbetinde, yazılarında ; dost ve yakın mesai arkadaşlarının daha sonra yayınladıkları anılarında görmek mümkün. Nitekim bu olgunun en büyük delillerinden birisi de Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı süresince ülkedeki bütün öğretmenleri, üniversite öğretim üyelerini, seferberliğe dahil etmemiş olmasında görülür.

Atatürk, kurtuluş savaşının zaferle sonuçlanmasından sonra, pek çok konuda yenilikler yapmakta, batının en başarılı örnekleri, genç Cumhuriyet’in kurum ve kuruluşlarına adapte edilmektedir.

İşte bu evrede, zamanın Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip, görevlendirilir. Darülfünun ele alınacak, incelenecek ve modern çağın hedef ve beklentilerine göre yeniden şekillendirilecektir. Reşit Galip, İsviçreli pedagog ve üniversite organizasyonlarında deneyimli bir kişi olan Prof. Albert Malche ile temas kurar ve onu ülkeye davete eder.

Malche Türkiyeye gelir, bu ilk gelişinde bütün kurum ve yetkililerle uzun görüşmeler, incelemelerden sonra ülkesine döner ve kısa bir süre sonra, pek çok öneri içeren 95 sayfalık bir rapor gönderir.

Bu raporun tamamı üzerinde Atatürk’ün el yazısı ile tuttuğu notlar incelendiğinde, Atatürk’ün tartışılmaz dehası, büyüklüğü bir kez daha ortaya çıkmaktadır ; bu notların içeriği özellikle üniversite ve bilim adamının bağımsızlığının ne kadar önemli olduğunu vurgulamaktadır. Öğrencinin sosyal bir katman olarak üniversite yaşamına nasıl entegre edilmesi gerektiğine dair öneriler vardır.

Başta belirttiğimiz gibi aynı tarihlerde Almanyada Hitler iktidarı eline geçirmiş ve öteden beri hazırladığı planlarını da bir bir uygulamaya koymaktadır. Bu planlardan birisi de yahudi asıllı, veya eşi yahudi olan, komünist ve Hitler karşıtı söylem ve davranışları belli olan üniversite öğretim üyelerinin işlerine son vermektir.

İşte bu evrede, işlerine son verilen bu akademistlerin sözcüsü durumunda olan Prof. Philipp Schwartz, dostu Prof. Malche tarafından İsviçreye görüşmeye davet edilir. Görüşmede, Malche, Schwartz’a Türkiyedeki yeni oluşumlardan bahseder ve arkadaşlarının böyle bir oluşumda yer alıp alamayacaklarını sorar. Schwartz’ın listesi yanındadır. Malche aynı yıl içinde, çantasında Schwartz’ın listesiyle, üçüncü kez Türkiye’ye doğru yola çıkar.

Reşit Galip’le yapılan görüşme sonunda bu ilk gurup için ilk 5 yıllık sözleşmeler imzalanır ve hemen hemen akla gelebilecek her daldan bilim adamları 1933 yılı ilkbahar aylarında Türkiye’ye doğru yola çıkarlar.

albert-einsteinin-mustafa-kemal-ataturke-yazdigi-mektup-ilgincbirbilgi-5

Bu kişilere verilecek maaşlar oldukça dolgundur (emsalleri Türk öğretmenlerin 3-4 katı kadar), İstanbul’un iyi semtlerinde oturacaklardır, ancak bir başka sözleşme maddesi gereği de, 3 sene boyunca derslerini tercüman kullanarak verecekler, ancak en geç 3 sene sonra Türkçe’yi öğrenmiş olup, dersleri Türkçe olarak vermeleri gerektiğidir.

Bu arada Üniversite Reformu ilan edilmiş, pek çok üniversite hocasının mukaveleleri feshedilerek, kendileri emekliye sevkedilmişlerdir. Bunların arasında, Prof. İsmail Hakkı Baltacıoğlu gibi devrin önemli isimleri de vardır.

Bu dönem ve takip edilen seneler için şu hususu rahatlıkla iddia edebiliriz. Gerek bu kuruluş evresinde, gerekse de ellili yıllara kadar geçen süre içinde, İstanbul ve Ankarada hiçbir eğitim kurum ve kuruluşu yoktur ki, bu yabancı bilim adamlarından bir veya birkaçı önemli roller üstlenmemiş olsun.

Bütün bu oluşumlar biterken, sonbahar gelir ve 1933 yılı sonbaharında, Darülfünun kapılarınıİstanbul Üniversitesi” adı ile yeni eğitim yılına açar.

İşte tam da burada Prof. Albert Einstein’in mektubu Ankaraya ulaşır. Ancak internette verilen bilgilerin aksine Albert Einstein bu mektubu Mustafa Kemal Atatürk’e değil, Başbakanlığa yazmıştır ve o tarihte Başbakan da İsmet Paşa’dır. Aslında bu mektup Mustafa Kemal Atatürk’e yazılmadığı gibi, mektubu yazan kişi de Albert Einstein değildir. Mektupta sadece Albert Einstein’ın imzası kullanılmıştır. Zaten Einstein’nın özel sekreterinin açıkladığına göre Albert Einstein mektupa yer alan 17 Eylül’ü kapsayan 10 gün boyunca Paris’te değil Belçika’daydı. Ayrıca mektubun, Albert Einstein arşivinin resmi kaynağı olan İsrail’deki İbrani Üniversitesi’nde bir kopyasının bulunmayışı da mektubun ünlü bilim adamına ait olmadığını, olsa olsa imzasının kullanmış olabileceğini doğruluyor ki nitekimde sonuç aynen böyle çıkıyor.

Albert Einstein, bir Yahudi yardımlaşma kuruluşu olan OSE Yahudi Sağlık Derneği’nin onursal başkanıydı, bu nedenle yokluğunda yazılar rahatça gönderilebilsin diye ya boş kâğıtların altını imzalıyor ya da yazılar masasına geldiğinde bunlara toplu olarak imza atıyordu. Yani Einstein aslında OSE antetli boş kâğıtlara imzalar atmış, gerektiğinde imzasının kullanılması için bu boş kağıtları OSE yönetimine bırakmıştı. Bu durumda bu belge bir Einstein mektubu sayılabilir miydi ? Ancak şunu da unutmamak gerekir ki ; Einstein Paris dışında olsa da, mutlaka bu mektupta neler yazıldığından haberdardı. Bu nedenle Albert Einstein imzası ile gelen bu mektup, onun kişisel değil ama resmi bir mektubuydu.

İşin daha da garibi, bazı tarih heveskârlarının Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’ndeki dosyanın devamına bakmadan, sadece Albert Einstein’ın mektubunu ele alıp üzerine balıklama atlamış olmalarıdır. Oysa dosyanın devamında yer alan İsmet Paşa’nın Albert Einstein’a verdiği olumsuz cevap, işlerine gelmediği için olsa gerek, ısrarla gizlenmektedir. Tarih, belgelerin sadece işinize gelen kısmına bakmak demek değildir. Bütününe bakabilmektir. Ne kadar bütüne bakabilirseniz o kadar lezzetli ve uzun ömürlü bir yemek çıkartabilirsiniz masaya.

Mektuba döncek olursak ; bahsi geçen bu mektup 17 Eylül 1933 de Paristen postaya verilmiştir ve üzerindeki zamanın Başbakanı İsmet İnönü’nün havalesi 9 Ekim 1933 tarihini taşımaktadır. İnönü, yazıyı ilgili bakana havale ederken Sıhhat ve.. diye başlar, sonra bunun üzerini çizerek, Maarif Vekaletine diye not alır.

Zira, bakan Reşit Galip görevden ayrılmış, yeni bakan Hikmet Bayur henüz göreve başlamamış ve Milli Eğitim Bakanlığına vekaleten zamanın Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam vekalet etmektedir.

Bu dönemde hiç şüphe götürmeyecek bir husus da, özellikle eğitim konularında yapılan ciddi devrim atılımlarının her zaman olumlu karşılanmadığıdır. Nitekim pek çok diğer bakanlıktan farklı olarak Milli Eğitim Bakanlarının bu dönemde bazen bir yıl içinde iki defa değiştiklerini görüyoruz. Cumhuriyetin ilk 20 yılı içinde göreve gelen Milli Eğitim Bakanı sayısı bu nedenle 17 dir !

Albert Einstein’ın ıslak imzalı, 17 Eylül 1933 tarihli mektubuna geri gelecek olursak ; mektupta şunlar yazmaktadır :

Ekselansları,

OSE Dünya Birliği’nin şeref başkanı olarak, Almanya’dan 40 profesör ve doktorun bilimsel ve tıbbi çalışmalarına Türkiye’de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselanslarından rica ediyorum. Sözü edilen kişiler, Almanya’da yürürlükte olan yasalar nedeniyle mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmi liyakat sahibi bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler.

Ekselanslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi, birliğimize yapılan çok sayıda başvuru arasından seçilmişlerdir. Bu bilim adamları, bir yıl müddetle, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler.

Bu başvuruya destek vermek maksadıyla, hükümetinizin talebi kabul etmesi halinde sadece yüksek seviyede bir insani faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca kazanç getireceği ümidimi ifade etme cüretini buluyorum.

Ekselanslarının sadık hizmetkârı olmaktan şeref duyan,

Prof. Albert Einstein

Albert Einstein’ın mektubunda çok önemli ve dahiyane bir ayrıntı dikkati çekmektedir. Einstein bazı bilim adamlarının ülkemize geldiklerini ve göreve başladıklarını bilmektedir. Ancak kırk kişilik bir liste içeren bu teklifine ayrı bir cazibe katmak için mektubununda bu kişilerin bir yıl boyunca ücret almadan da çalışabileceklerini söylemektedir !

Ancak mektubun çevirisinin kenarına kurumlarımızdaki yolculuğu sırasında bazı yorumlar düşüldüğü ve Einstein’a bu konuda olumlu bir yanıt verilmediği dikkatlerden kaçmıyor. Mesela altta “Teklifin kanuni mevzuata uygun olmadığı” yazılıdır. Başka bir not ise şöyle diyor : “Bunları bugünkü şerâite (şartlara) göre kabule imkân yoktur.

Bunlar bize Albert Einstein’ın mektubunun Ankara’da hiç de davul zurnayla karşılanmadığını ve zannedildiği gibi olumlu bakılmadığını gösteren ilk işaretlerdir. Nitekim Başbakan İsmet Paşa’nın 14 Kasım 1933 tarihli olumsuz cevabı bu kanaatlerden etkilenecektir.

14 Kasım 1933 tarihinde Başbakan İsmet İnönü’nün Albert Einstein’ın teklifini geri çevirdiği mektupta ise özetle şunlar yazmaktadır (Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 030.10.116.810.3) :

Saygıdeğer profesör,

İktidardaki hükümetin politikası gereği Almanya’da bilimsel ve tıbbi çalışmalarını yerine getiremeyen 40 profesör ve doktorun Türkiye’ye kabulünü dileyen mektubunuzu aldım. Bu beylerin hükümetimiz kuruluşlarında bir yıl ücretsiz çalışmayı kabul ettiklerini gördüm. Teklifiniz çok çekici olmasına rağmen ülkemiz kanun ve nizamları gereği size olumlu cevap verme imkânı göremiyorum.

Saygıdeğer profesör, bildiğiniz gibi şu anda 40’tan fazla profesör ve doktor istihdam etmiş durumdayız. Çoğu benzer nitelik ve kapasitede olan bu şahıslar da aynı politik şartlar altındadırlar. Bu profesör ve doktorlar burada geçerli kanun ve şartlar altında çalışmayı kabul etmişlerdir. Şimdiki halde, çeşitli kültür, dil ve kökenlerden gelmiş üyelerle çok hassas bir oluşum geliştirmeye çalışıyoruz. O nedenle içinde bulunduğumuz şartlar gereği daha fazla personel istihdam etmemizin mümkün olmadığını üzülerek bildiririm.

Saygıdeğer profesör,

Arzunuzu yerine getirememenin üzüntüsünü ifade eder, en iyi duygularıma inanmanızı rica ederim.

İsmet İnönü

Albert Einstein başta olmak üzere Yahudi yardım kuruluşu (OSE), aldıkları red cevabından fena halde hayal kırıklığına uğramışlardı. Bunun üzerine OSE adına Samy Gunzberg, son bir umutla İran’a mektup yazacak, aynı teklifi bu defa onlara yapacaktı. Nihayet Gunzberg, Paris’e giden Sağlık Bakanı Refik Saydam’la konuyu görüşmek isteyecek ama bundan da bir sonuç çıkmayacaktı.

Başbakan’ın bu mektubu kapıları Alman bilim adamlarına kapatmış gibi görünüyordu ama sonuç öyle olmamıştı. Sadece Einstein’ın mektubunda teklif ettiği 40 bilim insanı değil 190 bilim insanı daha sonra Türkiye tarafından kabul edilmişti. Bu bilim insanları önce Almanya’dan, 1938’teki Anschluss’tan sonra Avusturya’dan ve 1939’daki Nazi istilasından sonra Prag’dan gelmişlerdi. Bu dönemde Türkiye’nin katkıları işe yaramış, mesela 9 ay toplama kampında kaldıktan sonra kurtarılan diş hekimi Alfred Kantorowicz gibi bilim adamları İstanbul’da yeni bir hayat kurma olanağı bulmuşlardı. Peki Başbakanın ve bakanlar kurulunun olumsuz tavrına rağmen, yabancı bilimadamlarının Türkiye’ye gelmelerini sağlayan güç neydi ?

Bazı kaynaklar bunu o sırada Cumhurbaşkanı olan ve Türkiye’nin acilen modernleşmesini arzulayan Mustafa Kemal Atatürk’e bağlıyorlar. Bu araştırmacılara göre Atatürk devreye girmiş ve kapıları sonuna kadar açmıştı. İlk bilim insanı grubu geldiği zaman onları Dolmabahçe Sarayı’nda konuk İran Şahı şerefine verilen bir ziyafete davet eden de Mustafa Kemal Atatürk’ten başkası değildi. Hepsiyle tek tek görüşmüş, onlara hoş geldiniz demişti.

Albert Einstein’in müracaatının ekindeki 40 kişilik listeye henüz ulaşılamamıştır, ama büyük bir olasılıkla, 1933 den itibaren Türkiye’ye gelen bu bilim adamlarının sayıları daha sonraki yıllarda birkaç yüz’ü bulup hatta aştığına göre, bu listenin de bir kısmının hatta belki de tamamının ülkemize geldiklerini düşünmek çokta yanlış olmayacaktır.

Önceki yazımız Öğrendiklerimizi neden unuttuğumuz hakkında ilginç ve enteresan bilgiler vermektedir.

  

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>